Excerpt for 2 amerika by , available in its entirety at Smashwords

İKİ AMERİKA


































YAZARLAR




Tayyar DEMİRYÜREK

Hakan BERMEK























—SEVGİLİYE İKİ BAKIŞ—



—Ne güzel kızdın sen; nışanlıydık ve hayat doluydun. Tanıdığım kızların en açık sözlüsü idin. Ne vardı ayrılacak? Şimdi, hayata yenildiğini görmek çok üzücü. Mason localarında gizli yada açık toplantılarla öldürdüğün zamanlar geliyor gözlerimin önüne. Beş yıldızlı kocaman markalı otellerde iş toplantılarına katıldığını duyuyorum. Çok üzülüyorum senin için. Sahte saraylarda beş yıldızlı aşk hayalleri yaşadığını düşünüyorum. Mutluluk hakikate yaklaşmak olduğu halde, uzaklaştığına şahit olmak istemiyorum. Seni görmek, hüsranlarına şahit olmak istemiyorum. Çok üzgünüm hüsranını bitiremediğim için. Ama seni genede seviyorum. Umarım farkına varırsın ve bitirirsin pişmanlıklarını. Kendini affedebilirsin ve belki affedilirsin. Seni en sonunda yine görmek isterim; ama kurtulanlar arasında.


—Potansiyeline bakıyorum, varsın. Hatta yaşıyorsun. Sana bu gücü veren sebebi görüyorum, sebepler denizinin matematik bir sembolü gibi yüzüyorsun; sayısız sebepler arasında, kusursuz bir matematik denizindesin. Nasıl yok olabilirsin? Hesap makinesinin içindesin.


Tesadüfen yaşamak, matematikten habersiz; üstelik uyanıklık iddia etmek…

Anlamıyorum. Tesadüf demek; hesabı kaybetmek hiç akıllıca değil…


İzafeten kazandıklarımı bir matematik eş bitirdi. İzafi iyilikler ve izafi kötülükler, mutlak matematik eşler tarafından yok edildi. İzafeten kazandıklarımızın mutlak kayıpları hüsranın ateşine attı hepimizi. İzafeten kaybetsekte, mutlaka kazanmalıyız mutlak olanı.


Sermaye yetmiyor, aman ALLAH’ım: Yardım et bize.

Eşlerden oluşan iki kutuplu evrende bunca ayrılığı yaşamak ağır işmiş.

Seçkinci yaklaşıp kendi iyilik denizinde yaşamak ise şuursuzluk…


Uyandırma servisleri iş başında, iki kutup benim dışımda ve ben de bir kutupmuşum;

Sadece tanımlanmış mutlak bir eşe ayarlanmışım, her şey gibi. Ayarlarımla oynamaktanmış sıkıntılarım. Bütün hesap, ayarları keşfetmek içinmiş, ne çok şey öğrenmiştim oysa, bir eş keşfetmek için yetmiyor hiçbirisi. Ve onunla denge kurulunca, bir de böyle bakıyorum, her şey eşiyle açılıyor gözlerimin önünde.


Tesadüfen eşleştirdiklerimizin mutlak kayıpları yakıyor.

Mutlak eşlerin dansı cennet; doyamıyorum seyretmeye sevgilim.










2 @ m e ® i k a


DÜNYA HIZLA DÖNERKEN DOĞA DA DÖNGÜSÜNÜ SÜRDÜRÜYORDU.


Yaz geliyordu hızla. Kuru otlara su yürüyor, tohumlarla beraber tüm bitkiler yeşillere bürünüyordu. Güneş demekti bu, yaz demekti, soyunup suya girmek, plajda güneşi iliklerine kadar emmek demekti… 1991 yılının yaz aylarında Marmara denizi kıyısında eski bir kamptaydılar; denizden çıktılar, öğlen yemeğini o zamanlar sahillerde her yerde rastlanabilecek mütevazi bir yerde yediler. Henüz teknolojinin giremediği yeşil dünyada bir kır bahçesinin ağaçları altında yemek masasına oturmuş geleceği konuşuyorlardı uzun uzun. Ne de olsa kısacık geçmişlerinde konuşulacak çok şey biriktirememişlerdi. Her çocucuk gibi ailelerinin başlattığı hayatları okul yıllarında öğretmenleri tarafından biraz karışık ta olsa doldurulmuştu. Henüz hayata müdahale edecek herhangi bir iş yapmamışlarsa da üniversite yıllarında birkaç kez arkadaşlarıyla tatile çıkmışlardı. Bu yıl da Bora ile beraber bir kampa gelmişlerdi, birlikte tatil yapıyor, hayat hakkında konuşuyorlardı. Kısacık ömürlerine ramen ne kadar da büyük hayelleri vardı.

Yemekten sonra yürüyüşe çıkmışlardı. Telefon etmeleri gerekliydi fakat cep telefonları henüz yoktu, bu yüzden de her yerde telefonla konuşulamıyordu. Telefon kulübelerine doğru yürümeye karar verdiler. Yol boyunca gelecekte nasıl bir hayat olacağı konuşuldu. Telefon kulübesinden fakültede asistan olan arkadaşlarını aradılar. İşte beklenen haber gelmiş, Demir mezun olmuştu. Bora ise bir yıl önce bu işi halletmişti. Şimdi artık her ikisi için de hayatın bir dönemi sona ermiş, belirsiz gelecek için önleri derin bir uçuruma doğru açılmıştı.

Ağaçlar arasındaki aynı uzun yolda geri dönerken, Biyolog unvanına sahip olarak yürüyordu iki arkadaş. Geçmiş olmuştu artık okuldaki bütün teorik bilimler. Tatil de bir anda bitmişti, işte şimdi hızla İstanbul’a dönmüşlerdi. Teorilerin hayatta pratiğini yapmak için yer arıyordu iki genç adam. Binlercesinden çokta farkları yoktu ama bunlar temel bilimin yöntemlerini kullanarak bakıyorlardı hayata. Korkunç deneyler yapıyorlardı laboratuarlarda, kobaylar üzerinde yaptıklarından bile daha korkunç olanları ise kendi hayatlarında deneyeceklerini henüz bilmiyorlardı. Sonunda ölüm kaçınılmazdı ama ziyan olacak pek çok zenginlikleri vardı bütün genç insanlar gibi; onlar işin gerçeğini anlamak için her şeylerini hayat denen bu laboratuara koymuşlardı. Bu labirentte iki kısa ömürleri boyunca deneyler yapılacaklardı, sonuçlar ise belki bütün insanları ilgilendirecekti. Fakat aslında gerçeklerlerle ne kadar da az insan ilgilenecekti. Kadın oldukları için, ya da çocuk olduklarından, yada kimbilir ne nedenle hayata ne kadar da az dokunacaktı insanlar. Bütün bu yaşananlar insanlara aslında ne kadar da acı veriyordu zaman geçince. Ve zaman ne kadar da çabuk geçiyordu…

Bora mezun olur olmaz fakültede yüksek lisansa başlamıştı. Fakat durumundan memnun değildi. Araştırma görevlisi olması şarttı, çünkü zaten çok zayıf olan aile bütçesine daha fazla yüklenmeden kendi ayaklarının üzerinde durması gerekiyordu. Belgesellerde, doğa ansiklopedilerinde gördüğü ve Amazonlarda, Mangrovlarda doğa ile birleşip delice gözlemler yapması, ilginç keşiflere imza atmasının hemen hemen olanaksız olduğu gerçeğini okulun ilk senelerinde anlamıştı artık, ama hiç değilse sorular soran beyninin kısmen de olsa tatmin edilmesi gerekliydi. Oysa önünde bunu göremiyordu artık. Ne yapması gerektiği konusunda bocalama içindeydi. Bu karmaşık ortam çok uzun süremezdi. Her şeye rağmen notları burs almak için yeterliydi ve yurt dışına çıkmak için arayış halindeydi. Sosyal ve popüler hayat tarzını beğenmeyen bir hocanın kendisine çıkardığı zorluklar sebebiyle arayışının doruğa çıktığı bir anda şans kapısını çaldı; devletin yurtdışı master ve doktora burs sınavlarına gimişti ve işte bu sınavı kazanmıştı. Şimdilerde onun bütün sorunu seçim yapmak olacaktı, Avrupa ile Amerika arasında tercih yapmak zorundaydı. Demir’ın öncelikleri biraz daha farklı olmalıydı. Okulda kalmak için yeterince başarılı değildi, daha kötüsü okul güvensiz ve inançsız yaşanacak yer değildi…

Hayat denilen varoluş biçiminin en zor sorularına cevap arayan temel bilimler okumuşlardı; bilim gelişkin dünyanın bilgi kaynağı olsada bu zamanda ve bu yerdeki hayatta yeri yok gibi gözüküyordu bütün bunların. Oysa konuları her zaman muhteşem gelmişti okuyorlarken. Bu yüzden de tabiat bilimi okudukları için hep memnun oldular. Artık hayattaki öncelikler askerlik, iş ve evlilik olarak gözüküyordu. Ya da yurt dışına çıkmak…

Fen fakültesi bütün ağırlığına rağmen eğlenceliydi. Ağustos böcekleri gibi çala oynaya geçmişti okul yılları, güzeldi. Derslerden bunalırlardı arada, olsun. Sınavlar biter ve rahatlar insan. Şimdi ağustos böceklerinin hayatla yüzleşme zamanı gelmişti işte, vedalaşma zamanı gelmişti bir anda. Farkına bile varmadan paramparça olup dünyanın dört yanına dağıldı hepsi. Yapayalnız bir oyundu bundan sonra olanlar.

Demir üç ders takıntılı olarak son bir yılı okulda geçirmişti. Tabi ki derslere çok fazla girmiyordu. Vezneciler semtinde İstanbul Üniversitesi’nin bütün sosyal ortamını özgürce yaşamakla meşguldü. Üstelik bir de işi vardı ve para da kazanabiliyordu. Okul yıllarında derslerden arta kalan bütün zamanını büyük ve tarihi kapalıçarşıda turistlere halı satarak geiriyordu. Fakat çarşıda işler çok hızla şekil değiştirmekteydi. Oradaki bu hızlı değişim bütün esnafı arayışlara itiyor, herkes yeni işler düşünmek zorunda kalıyordu. Demir de düşünmek zorundaydı, okulun üzerine gitmek, yurt dışına çıkmak yada başka haller aramak zorundaydı… Biyoloji okumak ise bu ülke için çok lüks gözüküyordu. İyi bir biyolog olabilmek için yurt dışına çıkmak gerekiyordu, bunlar şimdiki zamanın meseleleriydi o yıl.

Demir için 1990 yılında okulun uzayacağı belli olmuştu ve o yıllarda hayat sigortaları yeni yeni ülke gündemine giriyordu. Bir okul arkadaşı bu işe girmeyi düşünüyor, arkadaşlarına bahsediyordu. İş hayatına uzak olmadığını düşünerek ona da bu konuyu anlatmıştı. Hiç düşündüğü bir iş olmadığı halde sorunsuz ve risksiz göründüğü için girmeye karar verecekti. Uzun uzun hayaller kurdular, bu işi yapan pek çok şirket gezdiler. Sonunda bir anda işin içinde buldu kendisini, 1990 yılını Aksaray semtinin ortasında bir sigorta acentesinin yoğun iş yükü altında geçirecekti. Her gün onlarca insanla görüşecek, mafyamsı insanlarla çek-senet alışverişi yapan bir ortağı da olacaktı… Üstelik hukuk fakültesinde okuyan, son derece nazik arkadaşı, bir yıl kadar sonra terör ile suçlanarak yurt dışına kaçmak zorunda kalacaktı ve o ne yazık ki bunları da bilmiyordu. Arkadaşının devrimci olduğunu zannediyordu; oysa terör olaylarına karıştığını öğrendiğinde bir türlü inanamamış, duyduklarını bir türlükafasında doğru yerlere oturtamamıştı. Gündüz insanlar hayat sigortası için ikna ediliyor, sıcak satış yapacak elemanlar yetiştiren seminerler yapılarak geçiriliyordu. Çok sayıda anketörler çalıştırılarak yeni müşteriler tespit ediliyordu. Bütün hedefleri çok büyük olmak içindi ama işler kısa zamanda giderek daha da karışmaya başlamıştı. Bütün bunlar olurken omuz omuza mücadele ettiği ortakları başka işler karıştırmaktaydılar…

Geceler ise bambaşka kabuslarla doluydu; CNN de ABD ordularının Irak’ı perişan eden kirli bombardımanları naklen seyrediliyordu. Anlamsız ve çok can yakıcı geliyordu bu olanlar, çok kirli olduğu ise neredeyse herkesçe kesindi. Savaşın arkasındaki küresel mafya şirketleri göz önündeydiler ve bu işlerden nasıl beslendiklerini bütün dünya biliyordu artık.

Halbuki eskiden her öğrenci gibi o da Amerika’yı en azından görmek isterdi. Sonraları anlıyordu ki bu kendisine ait bir istek veya bir ihtiyaç değildi. Rant yaratmak amaçlı küresel kültürel saldırganların dayatmacı reklamlarından etkileniyorlardı. Uzayan bir buluğ çağıydı bu, hayatın içinde kendilerini arıyorlarken Hollywood araya parazit yapıyordu… Diğer taraftan dünya ile beraber İstanbul’un da kirli yüzlerini artık bir erişkin olarak keşfetmeye başlıyorlardı. Bütün genç insanlar gibi, okulun ve ailenin koruması her gün biraz daha kalkıyordu üzerlerinden. Onlar çocukluktan hızla uzaklaşırken dünya giderek kirleniyordu. Bunlar kabul edilemiyordu önceleri, durdurulamıyordu olacaklar…

Kısa sürede bu işlerden kurtulmak gerekiyordu, aksi halde bu kirli hayatın gafil kölelerinden biri olmak işten bile değildi. Bu düşüncelerle iş arkadaşlarıyla konuşmalar yapıyordu ama konuşmaların sonu tartışmalara doğru tırmanma eğilimine giriyordu. Sigorta işinde bir yıl geçirmişti. Tehlikeli insanlarla iş yapıyorlardı, gerçi hiç de o mafyalar gibi değillerdi. Acenteliklerini kullandıkları üçüncü ortak ilginç adamdı; para kazanma hırsını abartanlardandı. Her şeyi yapabilecek kadar hırslı gözüküyordu.. Büroları ayrıydı fakat mafyada bozdurduğu senetler için ortaklarının adreslerini verebiliyordu. Dönen senetleri mecburen diğer ortakları ödemek zorunda kalıyordu. Genel merkeze olan borçlarına karşılık hesaplaşıyorlardı. Ortada belli bir para dönüyordu tabi ki. Ciddi rakamlarla oynamak o yaşlar için çok keyif vericiydi. Bir an evvel bu karışıkları bitirmesi gerektiğini düşünen Demir, solcu ortağı ile anlaşarak işleri toparlamak için planlar yapmaya çalıştı önceleri, ama bu pek mümkün değildi. Sonunda bir büyük toplantı kararı aldılar.

Toplantının konusu şüpheli işlerden uzak durmaktı ama sonunda konu işi ayırmak olmuştu. Demir şaibeli işlerden kurtulmaya çalışıyordu, ortaklarının gizemli yanlarını tam olarak anlayamasa da bir şeylerin farkındaydı artık. Üçüncü ortak yeni evliydi ve paraya çok ihtiyacı vardı. Topladıkları paraları ve senetleri tefecilere veriyordu. Solcu olan ise daha ılımlıydı ama bir o kadar da karanlık yanları vardı. Bir görüş teknik sigortalara yönelip düzgün müşterilerle çalışmak gerektiği şeklinde idi. Diğerleri olayı başka türlü görmekteydiler. Herkes aynı fikirde olmayınca ayrılık pazarlıkları başladı. Demir, ayrılırken alabileceğine inandığı en iyi rakamı almaya çalıştı ve o sayfa bir anda kapanıverdi. Solcu arkadaşı devam edebilirdi ama Demir‘le beraber işi o da bırakmıştı ve bu hayret edilecek bir şey olmuştu. Çok emek harcamıştı ve iş bir yerlere gelmişti aslında. Sorun sadece riskli alanlara girmeleriydi, ne de olsa çizgileri farklıydı. Solcu arkadaşının ayrılması ise Demir’i çok düşündürmüştü. Bir yıl sigorta satarak iş hayatının soğuk yüzü ile karşılaşmıştı ve bu çok öğretici olmuştu.

Ayrıldıktan kısa zaman sonra ortakları buhar olurcasına çabucak yok oldular etraftan. Solcu arkadaş İngiltere’ye uçtu, diğeri birkaç yıl daha ortalıkta saklandı ve kayboldu. Sigorta işi garip yerlere gidiyordu. Çok para dönüyor, ortakları karışık işler yapıyorlardı ama Demir hızlıydı, hepsinden daha erken davranmış, kaçmıştı onlardan. Kaçmayı başarabilmişti… Şimdi okul da bitmişti ve artık bir hayat kurulacaktı. Çekirdekler toprakla ve suyla buluşacak, yeşerecekti artık. Her çekirdek renklerini gözü olanın gözüne sokarak içindekileri gösterecekti, çiçek açacaktı yeşillikler. Her beyinde başka imgeler olsa da özde aynılık yaşanacaktı…

90 yılı bitiyorken Bora Amerika’ya gitmeye hazırlanıyordu, arkadaşı ise kirli işlerini temizlemekle meşguldü. Şimdi yeniden Kapalıçarşı’daki küçük alışverişlerine dönmüştü. Ne de olsa yaşamak için iş yapmak zorunda olanlardandı. Bütün bu karmaşaların sonunda manevi temizliğe ihtiyaç duyuyordu artık, giderek daha da dindar oluyordu.


Bora’yı Amerika ya bir parti yaparak gönderdiler, …

Bora’nın evinde on-onbeş yakın arkadaş toplandılar. Okulun son birkaç yılında öğrenci camiasında çok sevilen ve popüler olan bir müzik grupları vardı ve hep birlikte çok mutlu anlar paylaşmışlardı. Gerek barlarda, gerek kafelerde veya da konserlerde beraber olurlardı eskiyen yıllarda; İşte bu müzik gurubu ve onların arkadaşları hep beraberdiler kim bilir kaçıncı kez yeniden. Şimdi artık sadece Bora değil, hepsi yollarını ayıracak, artık hayat eskisi gibi olmayacaktı. Biraz müzik, sohbet, yemek, içki vardı o gece, ama herkes içmiyordu tabiî ki.

Sonra sabah oldu erkenden, Bora uçtu.

Herkes artık kendisi ile meşgul olacaktı, diğerleri her geçen gün biraz daha unutulacaktı.

Bir anda hayata sessizlik hâkim olmuştu, iç sesler yavaşça yükseliyordu.

Uyuduğunda kabuslara boğuluyordu, uyanınca ise uzun uçak yolculuğu giderek daha da uzuyordu düşünürken.

Aniden bitiverdi her şey, yabancı bir ülkede bagaj arama telaşı ve gümrük işlemleri sıkıntısıyla uyanmıştı bir derin rüyadan.

Hava alanında birileri karşıladı onu. Gideceği yere götürdüler. O kendisinde değildi.

Amerika daydı. Yolculuğun bir yerlerine kopmuştu hatlar… Jet lag?

Şimdi bu ülkede geleceğini arıyordu. Bu nasıl olabilirdi ki? Farketmesi çok uzun zaman almadı; Kendi insanını harcayan bir ülke ne verebilirdi ki ona? Gerçi aklı başında birçok insan, evlatlarını oraya gönderiyordu. İstanbul’ un geleneksel aile ortamlarında, huzur ve güvenle büyütülen; her zaman çevrelerinde kendilerine kol kanat gerecek büyükleri bulunan çocuklar uzaklarda bir yerlerde buluşmaktaydılar. Etraflarında onları koruyacak kimseler yoktu artık. Neyle karşılaşacakları ise bilinemezdi. Ona göre hep çok şüpheli oldu bu insanlar, gurbetten ne bekledikleri çok belirsizdi. Evet çok gelişmiş ülkeydi burası ama, aynı zamanda çok kirli ve tehlikeli bir dünyadaydılar artık. Üstelik tehlikeleri çok yabancıydı, insanları ise daha çok kendilerine yabancıydı. Bu yüzdendi bekli de yalnızlıkları. Koca dünyada milyonlarca yabancı insan vardı ve işte yalnızdı hepside…

İlk zamanları hiç hoş sayılmazdı ama bir hedefi vardı ve şimdi çok çalışması gerekiyordu.

Dünya dönüyordu ve hayat durdurulamaz enerjisi ile herkes gibi onları da halden hale döndürmekteydi.

Dünyanın iki ucunda iki farklı hayat yaşanacaktı; ya da belki iki uçta ikişer farklı hayat.

Mutluluk ve mutsuzluk, ya da; kazanılanlar ve kaybedilenler…


Giderken kafası karışıktı.

Bursu kazanmak çok heyecan vericiydi.

Bir mucizenin gerçekleşmesiydi.

Neden buna bu kadar ihtiyacı vardı ki?


Geleceğini göremediği bir yolda anlamsız bir yürüyüşteydi. Karşılaştığı haksızlıklar zaten bu ülkeden ve bu kariyerden beklentilerinin daha başında bir planya gibi, düzeltip temizleyip aldı götürdü her şeyi. Master yapmayı, kötünün iyisi bir seçenek olarak düşünüyordu hep. Ancak bir hocanın yaptığı haksızlıklar, söz verilen ancak son anda torpilli biri yüzünden ona verilmeyen araştırma görevliliği kadrosu; tek seçenek olarak kaydını dondurmayı ve askere gitmeyi, sonra da dönüp bu mastırı bitirirken bir yandan da bir iş bulmayı ve hayata bir köşesinden tutunmayı bırakıyordu.

Bu noktada hep hayalini kurduğu Amerika’ya gitme fikri, bilimsel kariyere yapabileceği katkılardan çok buradan ve içinde bulunduğu açmazdan kurtulabilmek için bir can simidi olmuştu. Çocukluğundan beri, daha doğrusu Hollywood dizi ve filmlerini izlemeğe başladığından beri zaman zaman Büyük Atlası önüne alır, Kuzey Amerika haritasında kulağına aşina gelen şehirleri bulur, oralardaki hayatları gözünde canlandırmaya çalışırdı. Sırf o orası değil tabii ki diğer ülkelerle de, daha çokta batılı ülkelerle ilgilenirdi. Coğrafya’yı, haritaları çok severdi. O zamanlar adını koyamasa da içten içe bu ortadoğu ülkesine ait hissetmezdi kendisini ve buradan gitmeliydi.

İki sene; bursun ona tanıdığı süre bu kadardı. Çölde bir vaha gibiydi bu. Zamanlama bundan iyi olamazdı. İşte bursu kazanmıştı ama endişeleri vardı: ya burada da bir torpil işler ve kazandığı şansı başka birisine verirse bakanlık? Her şeyden çekiniyordu. Listeden isminin düşmesinden korkuyordu. Arada bir burs için bakanlığı arıyordu karşısındaki memur aradığında onu rahatlatıyordu ve böyle bir şeyden endişe etmenin yersizliğini söylüyordu. Simdi, bazı hazırlıklar yapılacaktı. Ankara’da bir yabancı dil sınavı olacak ve iki-üç ay içinde gidişe kadar sabırla beklenecekti. Sınava girecekti günü gelince, burada İngilizce ders almaya gerek yoktu ama, Amerika’da bir süre dil okuluna gitmek gerekecekti. Bütün bu geçiş sürecinde heyecan çok yüksekti.

Aileden ve dostlardan ayrılmak zorunda kalacaktı, bu gerçeğin aklına yerleşmesi biraz zaman alıyordu. Dostlarıyla giderek daha çok vakit harcıyor, son günlerin tadını almaya çabalıyordu. Zihnine yavaşça yerleşmekte olan ayrılık fikrini ve hüznünü akıldan olabildiğince çıkarmalıydı. Sevdiği insanlar onu daha ayrılmadan hasretle ve özlemle kucaklıyor, hediyeler veriyor, iyi şanslar diliyorlardı. Adresler alınıyordu, ileriki günlerde iki yerine aslında yedi küsur yıl sürecek bu hasret, mutluluk, hüzün, belki aşk dolu paylaşımların bütün bunlar sadece ilk aşaması olacaktı. Son günlerde bir kaç evde toplanma, çok sevdikleri şeylerden biri olan birlikte müzik yapmalar, şarkılar söylemeler çabucak bitmiş, gün gelip çatmıştı. Ertesi gün sabahın kör karanlığında elde iki tane bavul ve bir gitar; nereye gidiyordu böyle? ‘Umarım güzel bir geleceğe doğrudur.’ diye cevap veriyordu içinden kendi kendisine. İki bavul ve gitar, işte bütün bir hayatın özü. Ve tabi ki bir beyin dolusu yaşanım, sevgi, paylaşım, arzu, beklenti, korku, hep beraber belki de yüz bavul doldurur.

Ondan bir sene önce oraya giden arkadaşı onu hava alanından alacaktı. En azından bu biraz rahatlık vericiydi. Hayatında ilk kez yurtdışına ve çok uzaklara gidiyordu. Hala heyecan çok yüksekti. İngilizcesine güveniyorsa da, yeterli olacağından emin olamıyor, korkuyordu. Zor bir alanda mastır yapmak için işin lideri bir ülkeye doğru büyük bir hızla uçuyordu ve kendisinden çok ileri rakipleri olacaktı…


Yabancı insanların arasına gidiyordu.

Kendisine sorup, sorup cevap veriyordu: ‘Yapabilecek miyim?’

Sayısız sorgulamalar bir cevapla bitiyordu: ‘Yaparım be... ‘


Uçak çok hızlıydı,

Ve yol uzadıkça incelenlerden…

Çabuk bitmedi elbette.


İşte şimdi başka dünyalardaydı.

İlk mektubunu yazmışsa da, bu ne kadar sürebilirdi ki?

Bilinenlere göre çok uzun sürmez ve biterdi yakında…


­

Çok sevgili Demir 20/03/1992


Geleli 6 gün oldu, kendimi askerde gibi hissediyorum. Burada hiçbir şey televizyonda gördüğümüz gibi değil. Havada, toprakta bile bir garip koku var. Burayı hiç sevmedim. Amerikalılarla iletişim için İngilizcem yeterli değil. Yoğun derslere giriyorum, çok yorucu, ekstradan birde TOEFL hazırlık dersleri alıyorum. Aradaki mesafe o kadar uzak ki, sizleri, herkesi, hatta inanmasın Türkiye’yi şimdiden çok özledim. Öyle anlar oluyor ki, elime bileti verseler bavulları bile toplamadan kaçarım. Tabii bunlar böyle bir işle ilk kez karşılaşmamın ve ilk kez ailemden, sizlerden böyle uzaklaşmanın da sonucu.


Unutmadan söyleyeyim vereceğim adresi Fatma ile Sevim’ e de ver, onların adresini kaybettim.


Adresini onlara verdimi bilinmez.

Ama bilinen o ki: o adresin başka bir kıza gitmesi için çok şeyini feda ederdi bu adam.

Herkese gitti o adres. Fakat o kıza hiç ulaşmadı.

Evlilik konuştular bir ara ve olmadı. Belki de bu yüzden kaçtı; ya da kaçabileceğini zannetti…


Yarın bir New York turu yapılacak, Broadway müzikallerine isteyen bilet alabilecek. Bunu programda görünce ilk aklıma sen geldin. Fakat oradaki gibi 2000TL değil, burada 40-70$ arasında değişiyor fiyatlar. Bu yüzden gidemem. En azından şimdilik.

Demir seninle yaptığımız kimi zaman gereksiz ama hep güzel konuşmaları daha şimdiden özledim. Bana ayrıntılı yaz ve Türkiye ‘den haberler de ver, bizimkileri de arada ararsan sevinirim. Evet, hiçbir şey filmlerdeki gibi değil. Muhteşem bahçe içinde dubleks tripleks villalar köşkler gibi evler hariç. Bir sakinlik, bir huzur hakim. İstanbul gibi değil, hiç değil. Geniş geniş caddeler, tek tük araçlar. Bana yabancı, birbirine daha yabancı insanlar. Burada savaşa gelmiş erler gibiyiz bazılarımız, benim gibi. Bir şeyleri yenmek, bir şeyleri kazanmak, bir şeyleri ispat etmek zorundayız. Oysa bir başka grup sadece biraz İngilizce öğrenip geri dönmek, işlerinin başına geçmek, iş kurmak, veya sadece baba parası yemek için gelmiş. Onlarda bir rahatlık bir keyif, bir gevşeklik var ki sorma. Onlara özeniyorum galiba. Ve diyorum ki; Ben burada iki koca yılı nasıl geçireceğim? Buranın bir güzelliği yok ki, nasıl yaşıyor insanlar burada? Çok sakin, çok yavaş, çok fazla huzurlu. Bu şehir çok küçük, ve dahası, belki de en önemli şeylerden biri, burada deniz yok ??? Deniz yok... Denizi görememek nasıl bir şey? böyle olur mu? Zor geliyor dostum; çook---zor ...

Haftada bir gün, Cumartesi veya Pazar. Telefon günü. Ev aranıyor, kız arkadaş aranıyor. Biraz hasretlik ifade ediliyor ama buradaki hayal kırıklığı ve endişeler fazla hissettirilmemeye çalışılıyor. Anne baba, anlıyorlar tabi. Dahası, mektuplarda bunlar yazılıyor. Dersler ağır, İngilizce olsa bile dil yeterlilik sınavına girilecek, bundan belli bir skor tutturulmazsa üniversitelerden master programı için kabul alınamayacak. Nasıl? Hayır, yaparım, yapacağım. Ders dışında bol-bol mektup yazılıyor. Şu anda dostlarımın sevgi ve hasret dolu, enerji verecek mektuplarına nasıl da ihtiyacım var. Yalnız olmadığımı, orada bıraktığım birilerinin beni düşündüğü beni hissettiğini anlamaya ihtiyacım var.

Buradan haberler şimdilik böyle Demir, her şey için zaman gerekli., fakat bana Türkiye’yi ve sizi hatırlatan şeyler görmek çok ağır geliyor.

Adresim: Univ. of Pennsylvania, English language institute, 25 Broad avenue, Pitsburg, PA 19716, USA

Burada sürekli fast food yemek zorundayım. İnsanlar başka bir şey yemiyor ama bunları da domuz gibi yiyorlar.

Şimdi saat 24:00 ve yatmaya gidiyorum. Ayrıntılı yazamadığım için affet çok yorgunum.


Çok sevgiler, tüm herkese ve ailene selam ve sevgilerimi söyle. Hoşçakal , Bora



İlk mektup şaşırtıcı değildi. Kapalıçarşı’da geçirdiği yıllar Demir’e Amerika’nın Hollywood masallarındaki gibi bir yer olmadığını öğretmişti. Üstelik rekabet denilen hayat gerçeğinin oradaki insanlara neler yaptığını yaşayarak görmüştü. İlk zamanlar çok akıllı ve çalışkan insanlar olarak görürdü Amerikalıları, oysa yıllar geçtikçe tükenmişliklerine şahit oldu. Bireyselleşmenin ve tüketilmişliğin ne demek olduğunu onlarda görebiliyordu. Amerika’ya Türk olarak gidip başka bir şey olarak dönen insanlarla karşılaşıyordu. Çevresinden oraya gidenlerin, ( ki genelde iş ya da eğitim için giden çok insan tanımıştı), işlerini bitirip adeta kaçarcasına geri döndüklerine şahit oluyordu çoğu zaman. İnsanları kendi kendilerine yabancılaştıran neydi? Yabancılaşıyorlardı, bunu anlayamıyordu. Ve artık eskisi gibi oraya gitmeyi planlamıyordu ama herkes gibi hala merak ediyordu. İnsanların aklının bir tarafını hala çok meşgul etmekteydi bu ülke, zamanın doruklarında olduğunu düşünüyordu, doğru yer olmadığını da…



“DOST” 14/04/1992


Gittiğinden beri kimseyle seninle yaptığımız kimi zaman gereksiz ama hep güzel konuşmalardan yapamadım.

Amerika da çok mutlu olmadığını anlıyorum. Anlaşılan düşündüğün gibi çıkmadı. En azından bu günün dünyasının en önemli yerlerini görme fırsatına sahipsin. Ayrıca sanırım ki bir süre geçince oralara alışırsın. Biraz daha rahat edebilirsin, fakat buralara biraz yabancılaşırsın. Umarım çok sıkılmazsın. Ayrıca beni dost olarak görmekten bıkmazsın…

Buralarda önemli bir değişiklik yok. Sevgili arabamı sattım (2600$) plakasını ölümsüzleştirmek istiyorum İST 85 B 63. Biliyorsun o araba ile iyi kötü epey günler birlikte olduk. Sanki bizim guruptan bir karakterdi gibi geliyor bana. Buralarda en büyük değişiklik şu sıralar halı işi yapıyor olmam. Eski halılar alıp satıyorum. Ağustos ta askerlik var. Sonra daha da ağırlıklı olarak girmek niyetindeyim. Kısmette varsa uluslararası halı ve kilim piyasasına girmek mümkün olur. Bu işlerde bağlantılar çok önemli. Sana söyleyebileceğim şu ki orada çok uyanık ol. Sen bir bilim adamı olacaksın ama, yine de ticaret için büyük fırsatlar yaratabiliriz.

Hayallerle gerçekler aslında birbirine çok yakın. Lütfen benim için girebildiğin her halıcıya gir ve tanış. Dericilerle de konuş. Ne alıyorlar, ne satıyorlar öğren. Bu aralar oralara gelebilecek zamanım yok ama işleri ayarlayabilirsem gelirim. Askerlik sonrası biraz gezeriz beraber. Ayrıca büyük potansiyeller yaratılabilir. Tabii ki senin şu sıralar fazla zamanın yoktur. Ama her şey gibi, ticarette ancak çok çalışmakla başarı kazanmak mümkün olabiliyor. Bu tür işleri genelde vasıfsız insanların yaptıkları sanılır; oysa bizim sattığımız halıları bilebilecek vasıfsız birini tanımadım. Ayrı bir uzmanlık bu, hele oradaki halı müşterileri bu işleri çok sıkı takip eden, işi bilen insanlar. Çünkü eski halı, antika yada yeni yapım el dokumaları son derece gelişkin tasarım işleri. Basit, makine halılarından bahsetmiyoruz. Çok eski zamanlardan beri gelişen, doğudaki uygarlığın ayak izlerinin önemli bir parçasını oluşturuyor bu tür ürünler. Birde biliyosun bakır gümüş, deri, deve ve atlar için koşum takımları, çadırlar, keçe işleri de var ve bunlar doğu kültürünün önemli parçaları. Bütün bunların dünya çapında piyasaları var. Son derece seçkin alıcılara hitap eden işler. Gerçi ben onlarla uğraşmak istemem. Ama daha rahat ulaşılabilecek halk tipi uygun işler yapabileceğimizi biliyorum. Şu sıralar inan Kapalıçarşı’dan daha fazla hiçbir şeye zaman ayırmıyorum.

Sen uçtuğundan beri yeni bir sayfa açtım hayatımda. Biliyorsun giderken ramazandı, ilk defa bütün ramazan oruç tuttum, kimseyle görüşmedim. Daha sonra da bir gece Selim’lerle Emirgan’da king oynadık. Sadece “O” battı… Jody ile bir iki kez telefonla görüştük, hakkaten delikanlı kız.

Murat ile Dilara 30/04/1992 de saat (15:00İstanbul saati ile) de nikahlanıyorlar.

YER BEŞKİTAŞ NİKAH DAİRESİ

Bu arada bütün şiirlerimin, senin ve benim yazdıklarımızı kendi hatıralarımı “yaktım”. Canımı sıktılar. İnsanlara anlatılacak hiç bir şeyim yok artık. Sadece beni anlayabileceğine inandığım insanlar hariç. Diğer insanları yargılamak, eleştirmek, değiştirmek için yazmak yok. Çünkü ben popüler birisi değilim…

HERKES ANLAYABİLECEĞİ KADARINI DUYUROR …

Sadece sen üzülürsün herhalde yaktıklarım için. Ama lütfen üzülme: çünkü değmez.inan. Ben çok rahatladım.


YAZACAK YERİM YOK! Kendine iyi bak / DEMİR



İşi değiştirmişti, sigorta şirketini satarak kapalışçarşıya geri dönmüştü ama buna rağmen anlaşılan hala inancı eksikti. Kapalıçarşı’yı savunurken bile yetrince inançlı değildi. Deneme yanılma yöntemiydi anlaşılan, bu metot bilimseldi ama çok pahalı ve aynı zamanda çok riskliydi. Bir yol ayırımına girmişti, inanç dünyasında da hareketlilik başlamıştı. Sigorta işi sırasında kendisinden hiç memnun değildi. Eskiye ait gereksiz her şey yok edilmeli hissine kapılıyordu her an. Yıllardır yazdıklarını yakmıştı, yaktıkları için pişman da olmuyordu. Halbuki yazar olmak için malzeme biriktirirdi. Birçoğu işe yaramaz yazılarda olsa, güzel şeyler vardı aralarda. Eski kartvizitler ve daha pek çok garip evrak vardı biriktirdikleri arasında. Gazete kupürleri, bürokrasiye ait çok gereksiz bir sürü kağıt, üzerlerine notlar alınarak saklanırdı. Şikayetler yazardı bazıları üzerine, bazıları için de öneriler not ederdi. Yokluk yıllarının kuyrukları, gazete manşetleri, müracattan üç yıl sonra bağlanan telefon sözleşmeleri vardı arada. Okulun ders notları, yetersiz kaynak yazıları, fotokopileri vardı, hepsi için notlar iliştirilmişti, derslerle ilgili kitaplar, afişler yapıyordu. Bunlar ileride birgün düzenleneceklerdi. Ama en çok ta özel yazılar, şiirler, gezi ve konserlerle ilgili yazıların kaybı üzmüştü yurt dışındaki dostunu. Sonunda onları yakmıştı.

Yazıları yüzünden hayattan kopuyordu. Bir şeyler kaçırıyordu durmadan, derslerde bile hocaları dinlemeyi bırakıp alakasız konular yada şiirler yazabiliyordu. Yazdığı şiirlerden birinden şarkı bile bestelemişlerdi… Ya yaşarsın, ya da yazarsın; o yaşamalıydı, bunun için bırakmalıydı yazmayı. Bir an evvel hayata dalmalıydı yaşamak için…

Asıl sebep bambaşka bir olaydı, bir gurup arkadaşıyla okulun son yılı çıktıkları tatilde olanlar yüzünden yazmayı bırakmayı düşünüyordu. İki yıl evvel deniz kıyısında bir pansiyonda kalan kalabalık arkadaş gurubu öğlenden sonra hep beraber bahçede yemek hazırlıkları yapıyordu. O yazılarına dalmış, elinde defter kalem herkesi unutarak hayaller alemine gömülmüştü. Bir kız onun yanına gelmişti, ‘bırak onları ve bize katıl’ diyordu. Yazarımız kopmuştu bütün olanlardan, duymuyordu kızı. Kız bir süre siluet halinde dolaştı etrafında, onu guruba katmak için çabaladı. O umursamıyordu olanları, ters bir laf etti kıza, kız ağlayarak uzaklaştı. Ne söylediğinin farkında bile değildi, istemeden arkadaşını fena halde kırmıştı. Onlara katılmıyordu, o akşam epey yazdı. Gurubun tatilinin tadını kaçırmıştı. Bir süre sonra hatasını fark edecekti. Sonraki günler olanları telafi etme çabasıyla geçirildi. Bu zordu, olan olmuştu artık. bunları hatırlamaktan hiç hoşlanmıyordu. Yazdıkları da, yaşadıkları da değerini kaybediyordu bu yüzden. O tatili hiç iyi hatırlamıyordu. Kendisinden memnun değildi zaten, bu da tuzu biberi olmuştu ve şimdi artık eskiyi yırtıp atacaktı. Yada daha iyisini yaparak her şeyi yakıp yeniden başlamaktı. Gemilerini yakar gibi yaktı her şeyi bu yüzden.

Şimdi yeniden başlayabilirdi, din, iş, aile var olacaktı hayatında, gerisi boştu. Artık insanları kırmayacaktı; ama bu mümkün müydü? Değişecekti, buna mecbur olduğu için değişecekti. Bora ise her zaman teşvik ediciydi. Yakılanlara çok sinirlenecekti, böyle davranması bile teşvik ediciydi. Adam takip etmekten hiç vazgeçmiyordu. Takdir edilecek bir takipti bu negatif takip değildi, yaz diyordu, ne yazılırsa, kime yazılırsa yazılsın onun için önemi yoktu. Dostluk böyle bir şey olmalı, teşvik eden takip eden, dinleyen, anlatan ama hiç çıkar beklemeden bunları yapabilen, kısaca dosttu işte…




Sevgili dostum, nisan 92


En başta şunu açık seçik ifade edeyim ki sen bir eşeksin. Bunun sebebini eminim hemen tahmin edeceksin, ama edemezsen diye sana bu mektubun sonuna kadar zaman tanıyorum. Nedenini sonunda yazacağım. Ayrıca mektubunun boyutu ve içeriği beni hayal kırıklığına uğrattı, en uzun mektubu senden alacağımı düşünüyorken en kısasını aldım; hem de bir ay sonra… Sağ ol yani…

Bu kadar azarlamadan sonra, evet ben gitgide burayı benimsiyorum. İlk günlerdeki bunalımlara düşmüyorum artık. Sosyal içeriği olan ne faaliyet olursa atlıyorum. En son dün gece Philadelphia orkestrasının konserine gittik; ama çok iyi dinleyemedim; aklım hep anılara ve birlikte gittiğimiz konserlere gitti. Ama yine de İstanbul DSO ile karşılaştırdığımda bayağı farklar gördüm. Adamlar çok duygulu ve içten çaldılar; vurgulamaları çok güzel yaptılar. Zaten belki duymuşsundur dünyanın sayılı orkestralarından ve yöneten de Ricardo Muti diye çok tanınan ve ünlü bir şef.


İstanbul konserleriyle nasıl kıyaslanır orası? Biri tanıdık, diğeri yabancı. Kendilerine yabancı çoğu, şarkıdaki gibi, mektubu okuyorken Teoman şarkıları geliyordu aklına; iki yabancı, birlikte ama yalnız… ilginç durumdu bu, çok dinlemediği halde Teoman sesleri çınlıyordu zaman ötesinden, güzel müzik yapıyordu ama aslında insanın ruhunu yakalıyordu. Tınısı kulağındaydı şarkının, onların hepsi yabancıydı. Bora da yabancılaşıyordu, korkutucu geliyordu, bunu konuşmalıydı. Aklına yazdı hemen… Yabancılaşmak yalnızlaştırmadan ya da yıllar sonra da olsa, konuşulacaktı bu olanlar… Durum yazılara sığamayacağı için yazılamazdı ve hiç yazılamadıda …


Ama sonunda bu semt yine huzurevi gibi bir yer. Çok güzel yanları da var aslında. Yemyeşil bir kasaba, sokaklarda tavşanlar ve sincaplar dolaşıyor. Haa, unutmadan söyleyeyim, Jody’ye de ilet; burada da konserde bölüm aralarında insanlar öksürmeye başlıyor. Demek ki bu uluslararası bir şey, İstanbul’a döndüğümde biz de konserde, aralarda öksürmeyi ihmal etmeyelim. Evet “döndüğümde” diyorum, çünkü eğer çok önemli değişiklikler olmazsa, Amerika da hayat bana göre değil. Bunu bu kadar erken söylemek aslında doğru değil, ama değişeceğini pek sanmıyorum. Yine de bir iki yıl geçirmek lazım.


Sırf öksürmek için yeniden konsere gitmeleri gerekecekti, ama yıllar sonra Jody’yi de aramalıydılar, onsuz olamazdı herhalde. Tam da ona göreydi bu, çok keyifli olacaktı. Yirmi yıl sonra olsa da AKM... “Evet bunu yapalım dostum.” Dedi okurken kendi kedine gülerek. Mektuplar okunurken düşünceler uçuşuyordu. Dünyanın iki kutbu yakalanmıştı artık. Oradan bu tarafa top oynar gibi bir oyun, düşünceler gidip gelmeye başlamıştı. Şimdi yerellikten kurtulmuştu hayatları, küreselleşiyordu; her şey gibi.


Mektubundan ilkel, anlamsız, renksiz hayata teslim olmaya başladığın gibi bir takım anlamlar çıkardım. Kendine hakim ol. Entelektüellik ve kişisel gelişim yolundan ayrılma. Döndüğümde değerlerini kaybetmiş ve asosyal bir Demir görmek istemiyorum. İnsanlara anlatacak hiçbir şeyim yok ne demek? Senin bütün hayatın son iki yıl mıydı? Ben burada bütün sıkıntılı şartlara rağmen, her türlü şeyden zevk almaya ve bir kere geldiğim bu hayatı her şeyi güzelliğe çevirerek geçirmeye çalışıyorum. Sen böyle yapmıyorsun. Yoksa bunu da akıntıya kapılma ve kalabalığı takip etme olarak mı yorumluyorsun?


Yurt içinde kalarak hayatı daha rahat yaşamak mümkün olabilirdi.

Bir çekirdek aile kurarak mutlu, basit ve sade bir hayat umulurdu burada.

Teslim olmak ne demekti? Yoktu böyle bir şey.

Sadece aile ve din takıntısı vardı, hepsi o kadar.

Demir şimdi kendi amaçları için çalışıyordu.

İstanbul’un camilerini keşfetmekteydi.

Gerçi namazı meditasyon gibi görüyordu. Öyle de olsa kurallarına uygun olarak kılıyordu. Namaz ve dine ait diğer hükümler onun hayata bakışını değiştirecekti elbette. Bunlar sadece başlangıç egzersizleriydi. Hayat dinli yada dinsiz bütün insanlara yaşanması gerekenleri bütün cömertliği ile sunuyordu. Hiç kimseyi ayırmadan en zor sorularını soruyor, her birey kendisine ait cevapları üreterek yaşıyordu. Bu müthiş bir zenginlik katıyordu insan hayatına. Her birey, kendi diğerini yaratıyordu. Kitaplar defterler açıktı ve her şey ortadaydı ama buna rağmen diğerlerinden kopya çekmek mümkün değildi. Hayat oyununun ürettiği özgün sorular geliyordu insanların karşılarına ve her birey kendi özgün cevaplarıyla yanıltlamak zorunda kalıyordu bunları.

İkilemlerden ise kaçış yoktu.

İki arkadaş, iki ayrı dünya, iki ayrı ülke…

Ne kadar da çok ikilemler vardı…

Her şeye rağmen yaşanacaktı hayat;

Ve her şey dahildi bu oyuna.


Aşk ikilemi neydi?

En zor ikilemdi tabii ki. İnanç ikileminden bile zordu.

Hayatı güzel yaşamak istiyor ve mutlu olmak iyi bir fikir gibi gözüküyordu.

Demir, Bora’nın bu görüşünü çok düşünüyordu, tutuyordu fikri.

Ama gerçekten hayatın amacı bu muydu?


İnanç dünyaları farklı görülüyor bu iki adamın. Dünya görüşleri farklı ama, bu da dünyadaki ikilemlerin bir özeti gibi. Din etkisi ortadan kalksa çok da fark olmazdı belki arada. Her ikisi de benzer bakarlardı dünyaya. Evet, belki benzer bakarlardı. Ama, bu doğa kanunlarına aykırı olurdu. Hayır, mutlaka fark olurdu düşüncelerinde. Çünkü bu doğanın kanunuydu. İnsanlar neye inanırlarsa inansınlar, kendi diğerini yaratırlar. Hayatın kuralıdır bu. Bu yüzden diğerlerini yok etmemeli, hatta diğerlerinin kıymetini bilmeli insan. Çünkü onlar olmadan kendi kimliğinin bir anlamı olamaz…

İKİLEMLER DÖNÜYORDU BEYNİNDE. NE KADAR DA ÇOK İKİLEMLER VARDI HAYATTA…

Bora’nın mektubu devam ediyordu. Buraları özlüyordu, değer miydi?


Evet burada anılar hep benimle.

Her an aklımdasınız ve sizden ne kadar çok haber alsam o kadar çok mutlu oluyorum.

Halı ve deri olayı için gözüm hep dükkanlarda. Gerçi derslerden, koşturmaktan pek vakit kalmıyor. Ama yine de bakıyorum. Burası küçük bir kasaba olduğu için pek o tür bir şey görmedim. Hele deri ile ilgili bir şeye hiç rastlamadım. Ama New York’ta her türlü mağaza var. Ben şimdi okul değiştireceğim biliyorsun, başka bir eyalette, eylülde mastere başlayacağım büyük bir ihtimal. Bu tür bir işe de özellikle o zaman girmeyi düşünüyorum. Ama sen askere gidiyorsun. Her halde altı ay filan yapacaksın. Her neyse ben gene araştırmamı sürdüreceğim.


Döndüğünde etrafında kimleri bulacaksın? Bir okul kampüsü, modern bir bina. Oraları özlersin belki de. Hoca olursun, etrafında pırıl-pırıl genç öğrenciler. Geride kalanlar ne halde olur bilinmez. Eskilerin dediği gibi: gidersin, dönemezsin; dönersin, bulamazsın… Oralardan, buraları düşünüyordu Bora. Gelecekte olacaklardan habersiz, yurdunu ve dostlarını kaybetmekten korkuyordu.

Ticaret yeterince ilgisini çekmiyordu. Çok da zorlamamalıydı. Yinede denedi. Bu işlere alışamadı. Bundan dolayı her zaman mutlu olmasa da seçim yapmak zorunda kalınca hep bilimde karar kıldı. Bilim başka şeydi; her şey herkes için değildi zaten. Gerçeğin peşinde olmak gerekliydi. Birilerinin bunun peşinde olması güzeldi. Arkadaşını da bu konuda yönlendiriyordu. Farkında olmak gerekiyordu. Bu, hayatın doruk noktası demekti. Zaten dünyanın her yerinde bazı insanların amacı buydu. Tabii ki her insan için değildi bu işler, zor işlerdi, çok fedakarlık gerekirdi. Biri bütün hayatını koyarak dünyanın öbür ucuna gitmişti, diğeri hayatın geri kalan güzelliklerini bırakamamıştı.


Evet, tahmin ettiğin gibi anıları yaktığın için sana acayip kızgınım ve bu yüzden eşek lafını çoktan hak ettin. Onlar bizim ortak anılarımızdı, bana sormadan nasıl yok edebilirsin? Aslında böyle bir şey yapabileceğini tahmin edip, gitmeden onları senden almalıydım.


Kızdığı için kızmıyordu mektubunu okurken, hala aynı fikirdeydi. Hafif gülümsedi, okumaya devam ederken. Yapması gerekeni yapmıştı; Her şeyi terk etmeliydi her şeye rağmen geri dönse o zamana, belki yakmazdı. Ama durmadan başını belaya sokan işler içinde buluyordu kendisini. Temiz yaşaması lazımdı ama içinden çıkılmaz hallere giriyordu durmadan. Gerçi yakmak yerine saklasa çok da keyifli olabilirdi yıllar sonra onları okumak. İçinden gülerek okuyordu bir yandan…


Neyse olan olmuş artık; ama bundan sonra yazmayı sürdürmeni istiyorum. Şiir veya düz yazı; ne olursa bunu YAP. Ayrıca mektup da yaz. Ne yazarsan yaz ama uzun olsun. Türkiye’den önemli haberler de ver. Burada bizler ( Tüm Türk ler, pek çok Türk var; ama nerede bizim arkadaşlıklar, nerede bizim seviyeli ve içerikli muhabbetler; nerede buradakiler. Zaten çoğu paralı zengin çocukları.. Bir ilişkim yok o tip insanlarla. ) Türkiye‘den haber almak için can atıyoruz; futbol puan durumlarını bile çok merak ediyorum.

Hepsi bu kadar. Bağlantıyı koparma. Ben oradaymışım gibi hissediyorum insanlardan haber aldığımda. Telefon aybaşında değişecek, ama adres aynı yer. Apartman gibi bir yere taşınacağım, yabancı birtakım çocuklarla daire tutmayı planlıyoruz. Senin günlerini bilmiyorum, o yüzden arayamıyorum. Sen arayabilirsen ara, kendine çok iyi bak, eşek DEMİR. Seni özledim.


Herkese selam söyle. HOŞÇAKAL Bora


NOT:

Birkaç kişiye gönderdim sana da gönderiyorum bu ilginç kullanma kılavuzunu;

Amerikan halkının ne kadar kıro olduğunu gör.


Mektubun ekinde minibroşür gibi bir şey vardı. Bir prezervatifin nasıl takılacağı ve nasıl kullanılacağını şekillerle detaylı anlatan bir rehber. Ders yaptıkları yerlerden bir tanesi bir kiliseydi ve o kilisenin içinde insanlar alabilsinler diye görünür bir yerde bir kutuya konmuştu bunlar. Bir sürü soru işareti ve bir sürü düşünce uyandıran olaylar zinciri hep bir aradaydı. Dersleri neden kilisede yaptırıyordu dil okulu? Bir propaganda mı yabancı öğrenciler için? Büyük olasılıkla hep nefret ettiği din burada da farklı bir yüzü ile karşısındaydı işte. Ama bir çelişki vardı, kilisede prezervatif kullanım kılavuzu dağıtılıyordu? Yani bir şeyler de çok farklıydı Müslümanlıktan. Gene düşünceler değişiyordu durmadan.

Ve son olarak, evet... prezervatif için kullanma kılavuzu? Çok mu beyinsiz bu dünyayı yöneten kişiler?...

Kendisini Türk olarak niteliyordu. Belki de 15-20 yıl sonra bu kelimeyi duymak bile istemeyecekti. Yozlaşmış ve rant kapısı olmuş futbol rezilliğinin büyük olasılıkla F’sini bile duymak istemeyecek, belkide takım isimlerini bile tanımayacaktı artık. Seviyeli ve içerikli dostluklar o zamanın insanları arasında o kadar seviyesiz o kadar iğrençleşecekti ki, uzaklaşmak için evin duvarları arasından çıkmak istemeyecekti belki de. Kim bilir. Ama bir kaç tane gerçek dostluk olacak ki, hep olacak. Hiç bitmeyecek. Fikirler, ihtiyaçlar, arzular, arayışlar belki dönem-dönem değişerek, bir hortumdan çıkıp bir bahçeye saçılmış sular gibi bambaşka yollar izleyerek bambaşka yerlere gidecek; ama sonuçta o suların yine toplanıp bir su altı kaynağında bir araya gelmesi gibi tekrar birleşecek ve yeniden dostlar beraber olacak…

Ya da bu yabancı ülkede kaybolup gidecek. Milyonlar gibi…



Sevgili dostum Bora 05/05/1992


Kağıdımdan anlayacağın gibi bu gün nöbetteyim. Mektubunu aldım ve inan çok sevindim. Sana bir haftadır yazmak istemekteyim. Bir türlü olmadı. Aslında gene de bu yazdığım ikinci mektup. İlk mektubu yırtıp attım, çünkü beğenmedim. Bunun bir sebebi de mektup Murat’ın nikahından sonra gece yarısı ikide elime geçti. Bizimkiler kütüphaneye koymuşlar.

Sigorta ve Kapalı çarşı dışında öğrencilik yıllarından beri tomografi nöbetleri tutuyordu.

Murat ve Dilara düğün yemeğini Boğazda, Palet Restoran’da yapmışlardı. Demir arabasını satmıştı bu yüzden arabasız olarak oraya gitmek zorunda kalmıştı. Geçen beş yıl boyunca her yere arabayla gitmeye çok alışmıştı ve o gün yaya kalmak zor gelmişti ona. Boğazda uzun uzun yürümüştü bunu yakında başlayacak olan askerlik günleri sırasında çok hatırlayacaktı ve sonrasında da unutamayacaktı. O gün arkadaşlarını bulana kadar tek başına dolaşmıştı boğazın kıyılarını. Özgür ve güzeldi (30 NİSAN 1992). Kısa bir süre sonra askerlik günleri başlayınca boğazın Karadeniz kokan rüzgarları burnunda tütecekti. Akşam yorgun ve yalnızdı, Amerikadan gelen yazılar iyi gelmişti…


Yaktıklarım için çok kızdığını biliyorum. Ama kızma lütfen. Çünkü ben geçmişi yok etmedim. Sadece anıları yaktım. Beni etkilemesine izin veremezdim. Aslında biraz da pişmanım. Gene de seni seviyorum. Sana kısa yazdığıma bakma. Aslen olayları kısa ve öz anlatmaya çalıştım. “Kafa ütülemek” istemiyorum. Mızmız olduğumu düşünmeni de. Kendime yeni bir anlatım kazandırmaya çalışıyorum. Çünkü ben sıkıcı bir insan olmak istemiyorum. Sen de beni suçlama. Biliyorsun beni “sevgili dostlarım” nasıl yargılıyorlar. Tabii benim “iyiliğim” için. Ama onlara hiç bir şey yetmiyor. Bazı dostlar sadece istediklerini görmekle avunuyor ve tatmin buluyorlar… Milli mahalle baskısından sıkıldım. ‘’hayat standartlarını yükselt’’ diyorlar, ne demek şimdi bu? Beyaz gömlek ve laci ceket herhalde. Daha doğru dürüst para kazanmayı beceremedik, yat-kat düşünecek zaman mı şimdi. İnsanları anlamakta güçlük çekiyorum, hayatı anlamadan işin makyajına kaçtıklarını düşünmekteyim.


İnsanlara bakmak can yakıcı olur çoğu zaman. Çünkü onların güzel yanları ile beraber hüzünlerine de ortak olur insan istemeden. Yargılamadan bakmak çok zor iştir ama olduğu gibi kabul ederek birlikte yaşamak neredeyse imkansız gibidir. Kırılmamak, kırmamaktan daha zordur. Onları değiştirmek için değil çok yakın oldukları için belki de, insan en çok sevdiklerini kırar. Daha iyi olmalarını ister, ya da kötü şeyler yaşayacaklarından korkar. Korumaya çalışır, bu da mümkün olmaz çoğu zaman. Ne çok insan kırmıştı, üstelik böyle olmasını istemediği halde.

Çoğu affeder kırılsa da; peki ya insan kendisini bu kadar kolay affedebilir mi?

Hayatın kırılma zamanlarında daha kırıcı olur insanlar. Şimdi herkes görmek istediğini görsün, o dönemde Demir çok kırılmıştı. Belki bu yüzden, dine sarılmıştı; belki de dine sarıldığı için diğerlerine daha çok kırgındı… Dünyanın kan ve kinle dolu olduğunu düşünenlerden olmuştu. Ama yol vardı ve o yola gidilecekti. Şimdi her şeye sırt dönme zamanıydı, geleceğe doğru bakıyordu ikisi de. Gayesiz ve hedefsiz değildiler.

İki kutuplu hayatın en zor sorularının iki kutbuna iki ayrı kutup olan gözlerle bakıyorlardı.


Sana biraz kendimden bahsedeyim: genelde iyiyim. Dostum (gerçek anlamda) yok. Hiç kimseyle muhabbet, paylaşım, tartışma gibi ortamları bulamıyorum ve bunu çok da aramıyorum. Uzun vadede birtakım fikirlerim oluştu. Bunlar arasında Amerika gelmek ve lisan öğrenmek var. Bunun dışında turizm-turistik ticaret konulu bir iş kurmak ve maddi problemlerim olmaz ise biyoloji bilgimi genişletmek (belki yüksek lisans) istiyorum. Bütün bunlar için askerlik barajının aşılması gerekiyor. Ciddi bir problemim ise kalmadı. Kişilik problemi olarak saydığım insan ilişkilerim çok zayıf olmasına rağmen, bu konuda uzun süredir harcadığım çabalar sanırım artık işe yarıyor. (satranç, bilardo, king, hoçkin kışlık kapalı salon aktiviteleri… geleneksel) Topluma uymak lazım değil mi?


Bunları bırakmalıydı.

Bunun için din dersleri almaya başlayacaktı. Kuran öğrenmek, tefsir çalışmak gerekecekti.

Öğrenmek yetmiyordu. Her zaman öğrenilecek çok şey vardı önünde ve hiç doymuyordu öğrenmeye. Hala çok açlık duyuyordu bilgiye. Halbuki üniversite yeter zannederdi eskiden. Biraz öğrenecek ve daha çok yaşayacaktı. Yaşanacak ne kadar da çok şey vardı. Şimdilerde ise yaşananların birbirinin tekrarı olduğu kanaatine sahip oluyordu. Hem diğer insanların yaşadıklarını tekrarlıyordu, hem de kendi yaşadıklarını tekrarlayıp durmaya başlamıştı.

Oysa öğrenmenin sonu yoktu. Ne ufuklar vardı bilgi denizleri üzerinde, inanılır gibi değildi.

İnsanlar yaşamak için mi öğreniyordu, öğrenmek için mi yaşıyordu?

Bu ikilemi uzun zaman aşamayacağını bilmiyordu o yıllarda.

Tek tesellisi, meraklarının peşinden gitmiş ve hayat denilen inanılmaz o şeyin okunabileceği bilim dalını seçmişti, biyolog olmak değilse de biyoloji okumak bu nedenle çok güzeldi. Ne para ne makam, sadece merak onu buralara getirmişti. Halbuki başlarken yeterince farkında değildi. Tıp okumak gerektiği konuşulurdu etrafında, buna muhalefet edebilecek kadar delice bir yönelimdi Fen Fakültesi. Hayat bilgisi okumaktı biyoloji okumak; farkında olmadıkları halde okulda hayatı okumayı öğreniyorlardı. Çiçekleri ve böcekleri birbiri ile kıyaslayıp karşılaştırırken, ortaya çıkan manzaraların canlarını yakacağını bilmiyorlardı elbette. Hayatı okumayı öğrenince, doğal hayata hiç uymayan, çok çirkin şekilde sırıtan istismarları okumaya başladılar. Sol ya da sağ, herkesi radikalleştirdi istismarlar, onları da…

Ne eğitim ne de yaşamak. Şimdilerde bunlardan da farklı bir hali vardı, o da farkındalıktı.

Farkında değilsen bildiklerinin önemi yoktur ve ölçüsüzce yaşarsın sadece.

Yaşadıklarının da farkında değilsen ne farkın var ki delilerden?

Önceleri basit bir ölçü meselesi olan farkındalık giderek takıntı haline geliyordu. Olasılık hesapları giderek mutlak matematiğe doğru gelişiyordu. Matematiği terk edeli çok zaman olmuştu gerçi, rakamlarla oynamıyordu epeydir. Fakat sembollerin yerlerini gerçek nesneler almış, bir büyük matematik üstüne gelmeye başlamıştı. Üstelik muhteşem hassasiyeti ile tıkır-tıkır çalışan, dehşet veren bir matematikti bu. Zorlanıyordu bu düşüncelerden…

Kutup olduğunu gösteriyordu mutlak matematik, her birimiz birer kutup halindeydik, bu da diğer kutbu işaret ediyordu. Felaket bir haldi bu, olası kutuplarla oynuyorken çocuklar gibi, neler kaçırıyordu insanlar? Mutlak kutuplar ne işe yarar? Bunu bilemiyordu. Hayretler içerisinde kalıyordu düşünürken… Bu mantık giderek hayatını işgal edecekti. O zamanlar keyifliydi bu algı, çünkü ışığı dışarıya doğru tutuyordu. Dışarıda seyrediliyordu her şey önceleri. Fakat kendi dünyasına bakmaya başladığında, yangının ortasında kalacaktı.

Eyvah, ışık ona doğru dönmüştü, şimdi sahnede o vardı.

İş kazası gibi, kendi kusurlarıyla yüzleşiyordu hiç durmadan.

Düşüncelerini geri çekmek zorunda kalmıştı artık…

Varlık yada yokluk, herhangi biri ile en azından sanal olarak bütün problemler çözülüyordu.

Kim ve nerede? Buna yer yoktu şimdilik.

Sabitler ve değişkenlerle oynanan bir denklemdi işte hayat.

İzafeten yerleştir sembolleri yerlerine, değiştire-değiştire çöz denklemi.

İşte sana hayat oyunu, o da oynuyordu herkes gibi…


Evlilikle ilgili düşüncelerimi de biliyorsun. Ancak evlenmek için acele etmemeye karar verdim. Çünkü kızlarla basit muhabbetlerde bile çok şüpheci, güvensiz ve tatsız bir şeyler hissediyorum. Kabul edilebilir birisi olmadığı gibi, bende biraz kafa dinlemeliyim sanırım. Bunlar zamanla değişecek şeyler. Doğru zamanda doğru yerde olmalı.

Sana biraz da cemiyet haberleri verelim. Selim’lerin gurup bildiğin gibi… Murat ve Dilara artık evliler. Nikah Beşiktaş ta kıyıldı. Sonra akşam Palet2 de yemek yedik hep beraber. Her şey güzeldi. O gün bu gün onlarla görüşemedim. Nikah Perşembe gecesi idi; Cuma gecesi nöbette idim. Gündüz ise Kapalıçarşı’da idim. Cumartesi gelince akşama kadar gene çok yoruldum. Akşam bir yattım, sabah boğazlarım şişmiş, 39 derece ateşle yatakta buldum kendimi. Bir haftadır yatıyorum. Perşembe günü kalkabildim. Ama hala limoni yim. Benimle ilgili güzel hatıraların varsa bunları lütfen yaz.

Biz eğlenceli, günler geçirmedik mi hiç kimseyle?

Benim çevrem neden bu kadar boşaldı?


Değişme sancıları yaşanır bazen. Öğrencilik bitmiştir. Hayatın içine girilmelidir. Yaşama savaşı bütün hızıyla devam etmektedir. Bu savaşta doğru tarafta olmak ta çok önemlidir ama yerini bulmak zorundadır herkes. Nerede duracağına hiç kimse kendi başına karar veremez. Ne de olsa birlikte yaşanacaktır hayat. Okul arkadaşlıkları bir anda bitiverir. Bütün o paylaşımlar bitiverir aniden. Sudan çıkan balık gibi kalır insan ortada. Üstelik başka sıkıntıları da vardı. Dinle ilgilenmekteydi o zamanlar. Bu, bütün paylaşımları bitirebilecek bir ilgi alanıdır. Kafası çok karışıktı, bilemiyordu; hayat standartlarını yükseltmeliydi, ama bu dinden uzaklaştırmamalıydı onu…

Üstelik din standartları çok daha farklıydı. Dini standartlarını da yükseltmek zorundaydı.


Sana bunları mı yazmalıyım? Bilemiyorum. Hayat filmler gibi değil. Kendi içimde çılgınca mutlu olabiliyorum. Her şeyi boş verip tek başıma yürüyebiliyorum. Hatta beni tanımayan insanlar, yüzüme yabancı bakanlar çok daha dost görünüyor. Beni güldürüp, bana arkadaşlık edebiliyorlar. Tanıdıklarımız… Onlar ise: maskeli balo… Kendimi çıplak ve savunmasız hissetmek istemiyorum. Kendini beğenmişlerin beni yargılamalarını da… Böyle insanların dostluklarını da… Tek daha mutluyum çünkü. Bir Jody kafa kızdı, onu da eskisi kadar görmek mümkün olmuyor. Çok uzaklarda yaşıyor artık… Bu mektuptan önce Jody’i aradım. Belki konuşuruz diye, o zaman çok mu farklı yazardım bilemiyorum ama saçma bir telefon olarak kaldı. Demek o tarafta konumuz kalmamış, sana yazacak bir şey çıkmadı…


Jody ile gezmek güzeldi. Fakat eskiden çok daha rahattı. Şimdi gruptan kimseler yoktu ortada, Bora da gittikten sonra AKM klasik müzik konserleri, İstiklal caddesi gezileri çok yavan gelmeye başlamıştı ona. Birkaç kez çıktı bir yerlere. Ama nerede eski günler, Evita’yı Zuhal Olcay’dan izlemişlerdi. Yeni Türkü konserini Açıkhava tiyatrosunda dinlemişlerdi. Rumeli Hisarına konsere giderlerdi, Emirgan’da Kortan kafede boğaz seyreder, gece yarılarına kadar sohbet ederlerdi. Bir ara müzik gurupları (GRUP BENTİC) o kafede müzik yapmışlardı. Güzel günledi.


Ama artık camiye gidiyordu.

İki yaklaşımı bir dünyaya sığdıramıyordu. Giderek radikalleşecek miydi?

Bora da biter mi?

Namaz kılarsa insan, bunlar da mı değişir hayatında; bunu merak ediyordu.

Değişimin nereye kadar gideceği belli değildi…


Sana gazete kupürleri gönderiyorum. Araba alıp almadığını yaz. Fiyatları nasıl? Güzel arabalar var mı? Kız arkadaş muhabbetin nasıl. İnsanlardan bahset. Yeni tanıdıklarından… (Sana telefon edecektim “sevgili dost” numaran değişecekti. Değişti mi? Yenisini yaz!) Saat kaçta arayabilirim onu da yaz.

Mektubunu sabırsız bekleyeceğim… DEMİR






BİRİCİK DOSTUM 18/05/1992


Sağol-sağol-sağol;

Mektubun için de, gazetelerle uğraşıp kupür yolladığın için de. Zaten kalın zarfı elime alıp adını gördüğümde acayip sevindim. Sağlık olarak iyiyim, beyinsel olarak tartışılır. Hele sen burada olsaydın insan psikolojisini ve benim içinde bulunduğum, daha doğrusu içine düştüğüm anlık değişik psikolojileri tartışmamız belki de günler alırdı.

Kafa ütülememek için kısa yazdım diyorsun. O da ne demek? 100 sayfa yazıp, ciltleyip göndersen dersleri, sorunları bırakıp onu okurum. Mızmızlıktan falan bahsetme hiç. Gerçi kimi zaman iş oralara da geldi ama, benim düşüncelerim başka, biliyorsun. Bir bilsen o güzel günlerimizi nasıl arıyorum. İnsan psikolojisini bilirsin. Güzel bir şeyi kaybedince onun değerini daha iyi anlarsın. Bizim yaşadıklarımız ve paylaştıklarımız – sadece birbirimizle değil, ikimizin diğerleriyle yaşadıkları da… Kimi zaman acı verici ve sinir bozucu olsada, inan o kadar değerliler ki, bunu ancak benim gibi o ortamdan kopup her şeyi kaybedersen anlayabilirsin. Ben o günlerimizi, taa meşhur bayram tatilinden başlayıp, şu Amerika macerasına kadar, o güzel günleri deli gibi özlüyorum. Sen belki o muhabbet, tartışma vs.leri aramıyorsun, ama ben arıyorum. Bu nedenle o kağıtları yaktığına o kadar çok sinirlenmiştim. Onlar bizi o günlere döndürecek, anıları hatırlatacak güzel şeylerdi.

Sonuçta tekrar yazıyorum: bizim yaptıklarımız ve yaşadıklarımız herkes için değil ama, bir entelektüel için çok değerliydi. Bizim için çok değerliydi. Çok anlamlıydı. İnan burada o olayların binde birini görmüyorum. Burada birçok Türkle tanıştım ve onlardan da çok aklı başında insanlar var. Dün, otobüsle New York dönüşü (Bu geziden bahsedeceğim.) bayağı sohbet ettik birisiyle. O da benim gibi düşünüyor. Şöyle ki buranın insanları kültürlü, üniversite okuyan ve bitirmiş olanlar da dahil, her şeyi elde etmişler veya edebiliyorlar. Ama her şey avuçlarında olduğu için kullanmayı pek denemiyorlar. Bu psikolojiyi de bilirsin, biz de yaşadık. Tiyatro, konser her şey avucumuzda olduğu halde ne kadar geç kullanmaya başladık. Bunlar da öyle, hiçbir özel zevkleri olmayan, genel kültürde sıfır, odun gibi insanlar. Özellikle de üniversite gençliği. (Bizde tersine dir oysa.) Hafta içi deli gibi ders çalışıyorlar, içki içmeyi seviyorlar. Hafta sonu deli gibi çiftleşiyorlar ve eğlendiklerini sanıyorlar. Tüm eğlenceleri bir yere gidip içki içmek, geyik muhabbeti yapmak, bazıları da sporla ilgili, hepsi bu. İnan onların içine girmeye teşebbüs etmiyorum. Zaten biz yabancılara da çok ilgisizler. Bir başka açıdan bu ülke aslında Türkiye’nin bir kopyası gibi, (Daha doğrusu tersi.) burada da para işi götürüyor, parası olmayanın hayatı da yok. Aynen İstanbul’un Jody si gibi buranın da bir kaymak tabakası var ve onların çok özel zevkleri var. Tabii paralı zevkler. Mesela New York ‘a gittiğinde başka bir hayatı, daha doğrusu acayip kozmopolit (Aynı İstanbul) bir ortamda çeşitli hayatlar gözlemliyorsun. Bir limuzinden şık bir çift çıkarken, köşede bir zenci dileniyor. Tamamen aynı şeyler. Sonuçta Türkiye’ye, daha doğrusu sevdiklerime döneceğim Demir; beni hala unutmamış olurlarsa. Buralara dayanamıyorum.

New York’dan bahsedeyim ve seni birazda şaşırtayım Demir: on gün önce Philadelphia daki bazı üniversiteleri görmek için üç Türk okulu kırdık ve bir araba kiraladık. ( Full depo bir gün 40$ ) ve ben kullandım. Üstelik te burada yol işaretleri çok karmaşık, hep rakamlar var ve haritasız highway a çıkmak delilik. Kaybolmadan Philadelphia ya geldik. Şehir içinde okulları ararken çok kaybolduk. Neyse 4:30 gibi okullarla işimiz bitti. Baktık depo daha ¾ dolu. Ne yapalım? bir çılgınlık yapalım New York a gidelim dedik. Oradan gene haritasız kaybola kaybola, ana yolda arabaları durdurup yol sora sora 6:30 gibi New York a ulaştık. Çok güzeldi, yine İstanbul’u hatırladım. Wall Street te, Broadway de, 5th avenue de, Central Park çevresinde araba kullanmak çok güzeldi. “Demir bana arabayı vermiyordu, ben kiralık araba ile New York trafiğinde dolaştım. Keşke o da burada olup buraları görseydi” diye düşündüm. Gece yarısı döndük eve. Dün de meşhur Türk yürüyüşü vardı New York ta, tüm caddelerde bu kez yürüdük. Her yerde Türkler kaynıyordu. Çok acayip duygular hissettim. Tüm insanlar çok duygulanmışlardı. Sanki Türkiye’deydim. Bu mektubu aldığında beni TV de görmüş olabilirsin. Çünkü hep göz önündeydim. Tüm insanlar kaynaştılar orada, ama tabii iğrenç manzaralar vardı yine. Bana yine Türkiye’yi bu sefer nefretle hatırlattı. NewYork sanki İstanbul olmuştu.


Hayatında ve etrafında olanlarla ilgili algıları ve olanlara tarafsız bakabilme becerisi her zaman o anki duygusal durumu ile bağlantılı olarak çok büyük değişkenlikler gösteriyordu. Belki herkes böyle şeyler hissedebilirdi, ama yurdundan uzak bu günlerde düşünceleri çok daha değişken olmuştu. Türk gününde bir anda aylardan sonra ilk kez yüzlerce Türk’ün arasındaydı. Bu çok güzeldi…


Fakat rahatsız eden bir şeyler vardı…

Yurt dışında Türk nedir?

Mehter takımı tabii ki;

Biz bu muyuz?

Mehter Osmanlı değil miydi?



Olanları anlamaya çalışıyordu.

Kalabalıkları izlerken kendi kendisine soruyordu:

‘Biz hala Türkiye Cumhuriyeti olamadık mı? ‘


‘Neden kendimizi Osmanlı gibi göstermeye çalışıyoruz ki?’

Amerikalılar ve diğer yabancı insanların bakışlarını izliyordu o gün..

“Şunlara bak ne ilkellik, bu nasıl estetikten ve zarafetten, kaliteden yoksun bir kültür”

Böyle bir iz var mıydı o bakışlarda?

Hayır; var gibi hissetmişti; ama aslında galiba yoktu…


Artık biliyordu ki, o insanların başka insanlar, topluluklar, milletler ya da etnik gruplar hakkında yargıya varmak gibi bir endişeleri yoktu. Onlar sıradan insanlardı, onlar milletlerin, toplumların, hatta ülkelerin hakkında karar veren, yargıya varan, müdahalede bulunan başkanlar, komutanlar, senatörler değillerdi.

Biraz rahatlamıştı.

Simdi biliyordu ki zaten İstanbul’da yaşarken bazı davranışlar, özellikle de anane, adet, gelenek üçlüsü ve sonunda din dogması onu hep rahatsız etmişti, ama işte bugün burada New York’taki geleneksel meşhur Türk gününde bunun adını koyabilmişti galiba.

Türkiye modern bir ülkeydi… Öyle olmalıydı…


Demir, burada kimi zaman acayip özlem hissedip bunalıma giriyorum. Bu tabii ki problem olduğu zamanlar yoğunlaşıyor. Kimi zaman daha olumlu düşünüyorum. Şu anda bir okula girebilmek tek problemim. Bu iş beni çok korkutuyor. Çünkü geçmem gerekli ve kısa sürede geçmem imkansız sınavlar var, GRE gibi. TOEFL ise iyi. Bu sınavın sonucunu almadım ama olmazsa bir dahaki sefere yüksek bir skor yapabileceğimi sanıyorum. O yüzden bu ara çok gerginim, hiçbir eğlenceye katılmak istemiyorum. Özlemlerim artıyor. Yılbaşına kadar zaman nasıl geçecek bilemiyorum.

Burada Amerikan kızlarına şu andaki İngilizcemle yaklaşamıyorum, biliyorum ki biraz durakladığımda çekip gidecekler. Diğer yabancı öğrencilerse (Zaten Koreli, Japon, Çinli vb den başka öğrenci yok) Türk kızlarından farksız, evlilik öncesi ilişkiler çok kısıtlı ve çok utangaçlar. Bir ikisine asıldım acayip aptal tepkiler aldım, kızarıyorlar, bozarıyorlar ve konuşamıyorlar. Sabah güzel bacaklı yeni bir Japon kıza bacaklarının güzelliğini hatırlattım, utandı, gülerek şaka yollu bana şemsiyeyle vurmaya kalkıştı. Sonra bir anda acayip samimi oldu. Çekilmezler sonuç olarak.

Her türlü hocamız var burada, geçen sefer çok şamata bir homo vardı. Kafayı yemişler var; her cins var. Bir de çok aklı başında olanlar var tabii. Okuldan çok hayvanat bahçesi gibi dersler. İnan biyolojiyle ilgili dersler almayı özledim. Artık gelen kataloglardan mastır derslerine bakıyorum da aynı bizim konular. Herhalde ağır eğitim de alığımızdan da olsa gerek pek zorluk çekeceğimi sanmıyorum.

Demir biraz kullanılmış arabalar, yani fena durumda olmayanlar 1500-3000$ arasında. Ama 500 e de gayet güzel giden araba bulmak mümkün. Buraya ilk geldiğimde Japon arabası görmekten ağzım açık kaldı. Abartmasız %90 japon arabası görüyorsun çevrede. Zaten bu yüzden Amerikan ekonomisi ağır darbe almış durumda. Amerikalılar bile kendi araba modellerini Japon arabalarına benzetmek için elinden geleni yapıyorlar, ama nafile. Bende hesaplarıma göre Ağustos gibi bir araba alacağım.

Sevgili dost çevre boşalması olayı, ortam değiştirmek ve yeni bir hayat kurmak yüzünden, biliyorsun okulda birçok arkadaş vardı. Ama gerçek dostlar, en önemlisi. Burada bunu daha iyi anladım. Bizim geçirdiğimiz günlerde bizim çevremizde olup, bundan faydalanmasını bilenler emin ol çok zevk aldılar ve mutlu oldular. Ama Jody gibi tadını çıkaramayanlar da çok şey kaybettiler ve emin ol o güzel günler daha bitmedi, daha çok güzellerini yaşayacağız. Belki üç-dört kişi olacağız ama çok değerli olacak inan bana, çünkü gerçek dostlar arasında olacak, maskeli balo değil.

(Eğer ölmezsektabii…)

Bu arada sayfalar geçiyor amma da yazdım. Kadından dost olmaz gerçeğine en önemli ve tek istisna Aylin oldu benim için. Beni mektuplarıyla sürekli destekliyor ve üstelik bu kadar uzaktan beni ve düşündüklerimi hissetmeye devam ediyor Demir. Artık eminim çok güçlü bir telepati gücü var. Onu kaybetme, çok değerli bir insan.

Geldim geleli hiç saçımı kestirmedim Demir, papaz gibiyim, burada kendime hiç bakmıyorum. İki aydır iki kotla bir tişort birde gömlekten başka bir şey giymedim, içimden gelmiyor. Artık çok yazdım, elim yoruldu Dost, mektuplarına arada yine gazete kupürleri eklersen çok sevinirim.

Kendine çok iyi bak. yeni haberlerini bekliyorum.

Burasının saatiyle (-7) 19-20 den sabahın 7:30 una kadar arayabilirsin. Sevgiler Bora


SEVGİLİ DOST… 25/05/1992


Bu sabah mektubunu aldım, adeta seni yeniden keşfettim ve bu sana yazdığım üçüncü mektup.. Gene çok enteresan bir zamanda elime geçti, sıkıntılı ve durgun halim vardı. Tam banyodan çıkmış, kendi halimde dalmış bir şeyler düşünüyordum. Postacı kapıyı çaldı, mektubu kardeşim verdi. Bir anda bütün düşüncelerim değişti. Meşhur şezlonglarımı hatırlarsın, hani balkonda duranlar, onda oturdum ve bornozum üstümde keyifle okudum.

Bazen karıştırıyorum bütün bunlar bir hayal mi? Sanki dün yurtdışına çıkmayı düşünüyorduk, bugün sen oradasın. Ben de oralara gelir miyim? Yoksa asıl rüya normal insanların bakıp hiçbir şeye benzetemedikleri benim algılarım mı? Bazen onlar gibi düşünüyorum ve bütün insanlar tıpkı kullanılıp atılan peçeteler gibi, özelliklerini kaybediyor, anlamsızlaşıyor. Bazen de inatçı DEMİR oluveriyorum. O zaman her şey ayrı bir anlam kazanıyor, hayat yaşanır oluveriyor bir anda. Şimdi olduğu gibi…

Amerika ya gitmen sanki her şeyin yaşanıp bittiğini söylüyordu bana. Şimdi ise gerçekten bir dostum olduğunu ve orada beni unutmadığını düşünüyorum. Belki de daha iyi anlarız insan kıymetini-kıymetsizliğini Zeki -Metin komedilerinde “en tehlikeli deli, akıllı taklidi yapan deli” diye bir espiri yapmışlardı. ‘Bunu uyarlarsak belki herkesin değeri daha iyi ortaya çıkar. Bu sözümü özellikle birisi için söylemiyorum. Sen de insanların kendilerine değer bulmak için ne kadar çeşitli maskeler arasında saklandıklarını benim kadar iyi biliyorsun. “en iyi savunma saldırı” mantığı var bu insanlarda; bunu da nasıl kullandılar. İnsanları nasıl da yargılayıp aşağılamaya çalıştılar… Kendi gözlerinde bir hiç oldukları sürece bunu yapacaklar.

Bizler boşluklarla değil, insanların ve olayların sahip oldukları değer ve güzelliklerle ilgilendik.

Beni çok sevindiren ortak değerlerimizin senin için hala canlı olması.

Bütün bunlar senin bir mektubundaki duygu yükünün karşılığı.

Senin de dediğin gibi: kıymetini bilenlere.

DEMİR ( RECEIVED JUN 01 1992 )



Bora’nın Amerika günleri henüz yeterince hareketli değildi. Gerçi hoş İstanbul’dada günler oldukça sıradan geçmekteydi. Bununla birlikte okul yıllarında başlayan arkadaşlıkları mektuplarla da olsa devam edecek gibi görülüyordu. Hayatın insanları nerelere doğru sürükleyeceği belli olmasa da, çok yıllar sonra bile birbirlerini aramaya devam edecekleri belli olmaktaydı. O günleri düşündüğünde, bu adamın dünyanın öbür ucunda da olsa hayatında onun için bir yer açtığını büyük bir keyifle görecekti. Kendi hayatında gereksiz gibi duran bir arkadaşına bir yer bırakmıştı ve bu çok şaşırtıcı geliyordu o zamanlar. Herkes gibi bitmeliydi normal şartlara, uzaklaşmalıydı, kaçmalıydı; ama hayır, ikisi de devam demişlerdi…

‘Çok mu ihtiyacı vardı buna?’ diye soruyordu kendi kendine: Hayır, o kadar da değil.

Ama birbirlerini beslemeye devam ediyorlardı işte.

Eskidikçe güzelleşiyordu dostluk, antika gibi…


Halbuki, ülkede, hatta dünyanın her yerinde insanlar kalıplar arkasına saklanmaktaydılar. Dünya görüşleri kalıp halini alır, sonra bunun üzerine kocaman görülmez kaleler inşa eder insanlar. Diğerleri asla giremez içeri. Onların bütün görüşleri ve hatta bilgileri ambargoludur. Bu kaleden içeri giriş olmaz, olamaz… Bu küçük insanların en büyük kuralıdır.


Bu adamlar böyle yapmadılar, farklılıklarına rağmen harcamadılar birbirlerini.

Bu büyük insanların tevazu dolu hayatlarına benziyordu giderek.

İki küçük adam birbirini besliyordu; hayatın anlamı ise büyüyordu…


Ne de çok ikilemleri vardı hayatın…

Görünmez kaleler ardına saklanmayı seçmemeliydiler…

Hayatla yüzleşmeliydiler…


Artılar ve eksiler aynı matematiğin, küçücük kutuplarla inşa ettiği bu koca evreninin temel parçacıklarıydılar. Artılarla eksiler diğerinin düşmanıydı ve diğeri yokken ne kadar da anlamsızdılar… Görünüşe göre birbirini yok etmeye çalışıyordu zıtlar; oysa ne biçim bir oyun çıkıyordu ortaya… Belkide zıtların birbirine acımasını beklemek yanlıştı. Çünkü bütün hayat, zıtların birbiriyle olan bu acayip savaşından besleniyordu.


Uzak ülkelerden birinde, ilgisiz bir adamdı birisi.

Oysa sevgili aranmalıydı; ya da evlenmek için eş, daha fazlası yoktu çünkü…

Ama bu adam sevgiliden de fazlasını arıyordu koca dünyanın her yerinde…

Sevgili gibi de değildi aradığı; azrailini arıyordu belki… Her şeyi bitirecek birini…

Zaten bütün hayat onu aramaktan ya da ondan kaçmaktan ibaretti, ona göre…


Kimi onu arar tırım-tırım…

Kimi ondan kaçar…

O arıyordu, arayanlardandı…

Biri de kaçmaya çalışıyordu…

Evlenince kadını onu korur sanıyordu,

Yanılıyordu…


Cesaretlerin en büyüğü kendisiyle yüzleşme cesareti sanılırdı,

Oysa sevgiliyle yüzleşmek en zoruydu…

Çünkü o mutlak ölçüsüne göre olandı,

Sonradan ayarlanamaz, asla kaçılamaz olandı…

Matematiğin en ağır soruları bunun yanında,

Yangından kalan küller gibiydi…


Sevgililer gibiydi zıtlar, savaşan sevgililer.

Sevgiliden merhamet beklememeli.

Teslim olmalı ona, sadece işini yapsın diye.

Acımamalı, bir olmak için iki benlik yok olmalı…


Diğeri ise kendi ülkesinde geleneksel hayat derecelerini aşama aşama yaşama çabasındaydı.Yıllar sonra bir gün eşi ile Üniversite kampüsü içerisinde, Bora’nın malikhanesine gidecekti. Bora’nın ailesi ona evlenmesi için bir şeyler söylemekteydiler. Demir gelince konular değişmişti, ama evin havası her haliyle olanları sezdiriyordu. Hep beraber geç saatlere kadar sohbet ettiler.

Oradan ayrılırken aklında olanlar dolaşıp durmaktaydı, bu adamın ailesi bekar olmasından rahatsızdı ve onlar gelmeden muhtemelen evlilik konuşuyorlardı. Ailelerde bu konular rahatsız edici olur. Önemli konudur, bu yüzden aile içinde kalır. Aile dostu olmuşlardı; konuya girmişlerdi istemeden ve bu güzeldi. Fakat nasıl ki kardeşler birbirinin en olmadık işlerine burun sokarsa Demir’de onun işlerini didikliyordu arada. Ona ‘evlen artık’ diyordu, buna karşılık, o da ona yobaz olma diyerek intikam alıyordu. Gerçekten de bundan korkuyordu. Arada da dini konular konuşuluyordu. Yıllar sonra o günleri düşündüğünde, bu adamın bu işlerle çok ta alakalı olmadığı açıklıkla görülüyordu; hatta pek te sevmezdi. Neden acaba sıkılır mı diye hiç düşünmezdi hiç? Eskiden de çok konuşurdu bu konuları, hiç sıkıldığını söylemezdi Bora. ‘Allah’ı kaybetme’ derdi hep; inşallah kaybetmez diye dua ederdi. Onun çok umurunda değildi bu tür dualar, Bora’da buna karşılık “yobaz olma” diye takılır, onu toparlamaya çalışırdı hep. Dindar dostunun dünya ile pamuk ipinden bağını koparmasından korkardı.

Güzel günler organize ederlerdi. Döndüğünde bu organizasyonlara o kadar çok katılamasalar da, hala haberdar olacaklardı dostlar sayesinde. Biyolog toplantıları yapacaklar, bir de dernekleri olacaktı. Geri dönmek; o günlere dönerek bazı şeyleri değiştirmek hiç mümkün olmayacaktı…


Sevgili Bora MAYIS 92


Mektubunu uzun zamandır bekliyordum. Alınca, sevindim. Bu satırları yazarken iyi olduğunu umuyorum.

Çünkü zaman zaman fenalaştığını, bunalım takıldığını yazmışsın…

Sana kendim hakkında pek çok şey yazabilirim. Bilirsin benim ölçüm yoktur. Yaşarsam bitirinceye kadar mantıklı, yada sonuna kadar duygusal olabilirim. Ama uçmak istemiyorum bu gün… Bu da bir telefon muhabbeti olabilirdi. O zaman senin ruh halini anlar kısa keserdim, yada konuşurdum. Ama şimdi bu şansa sahip değilsin. Çünki beni nöbette yakaladın kalem elimde kontrolsüzce kağıt üzerinde çizip duruyorum, bilirsin bu hali.

Mantıklı olarak duruma bakacak olursak: hayatımın sosyal tarafı bitik, hiç kimseyle bir bağım kalmadı. Gezmek, yemeğe ya da sinemaya gitmek istemiyorum. Konuşacak ya da aranacak kimse yok çünkü ben istemiyorum. İçimden gelmiyor. Bütün bunlara rağmen moralim çok iyi. Yemek yerken mızmızlanmıyorum. İştahım açık, severek kahvaltı yapıyorum, tek başıma. Öğlen de gene tek başıma; akşam da… Ailem de iyi. Tek problemleri bir otomobil satın almak. Bildiğim Ağustosta askere gidiyorum… Kapalı Çarşı da yeni bir yaklaşım yakalamayı başardım. Şimdi benim de birkaç eski halım var. İki milyona yakın karım oldu. Ancak bunlar askerlikle birlikte biraz aksayacak. Dönüşümde şimdi hayal olan planların ne derece uygulanabilir olacağı ortaya çıkacak. Senden bu konuda ne beklediğimi bir kere daha net olarak açıklama ihtiyacındayım. Orada bağlantı kurabileceğimiz insanlar için çaba harcaman. Bunun için çalış, ne alırlar, ne satarlar, kaça alırlar, kaça satarlar? Bunları öğren. İthalatta neler gerekiyor? Mesela sana mal göndersem nasıl gönderirim? Sen bunu nasıl pazarlarsın? …


Continue reading this ebook at Smashwords.
Purchase this book or download sample versions for your ebook reader.
(Pages 1-43 show above.)